20 Ekim 2014 Pazartesi
Hep fazla alınıyordu o ekmek. Ya da az yeniyordu bilemedim. Dünyanın hiç de azımsanmayacak bir kısmı açken; zoruma gidiyordu ama elimden de gelen olmuyordu. Bir dilim ekmeği atarken ; küflendiğini görürken sanki boğazıma bir el yapışıyordu. sonra bir gün mutfağın pencersine kuşlar kondu. sonra o gün küçük bir parça ekmeği kuşlara verdim pencereden. sonra hergün. sonra her ekmek artan gün ve hatta bazen artmadığında da. Bir kaç kere görsem de genelde ben görmeden bitmiş oluyordu ekmek kırıntıları. Sessiz ama sakince bir gülümseme ile baktım pencere kenarına. umut doldum. Boğazıma oturan el az biraz da olsa kalkar gibi oldu. Bazen bir panik dalgasına teslim oluyorum. Bu kadar basitti. Niye daha önce düşünemedin? Sonra derin bir sakinlik. sonunda düşündün ya bundan sonrasına bak. İşte hayat bu ikisinin arasındaki gelip gitmeler mi yoksa? kaygı ile umut; fırtına ile gök kuşağı; siyah beyaz, hatta kahve ve süt! Ayrı olamayanlar ayrı bulunamayanlar ayrı da olup beraber de olabilenler. Tüm duygular.. Şimdi geldiler 2 taneler perdenin arkasındayım beni göremezler. ama bizden hisliler belki hissederler. Ben çekileyim de afiyetle yesinler. Hem ne diyor şair 'hayat kısa kuşlar uçuyor'...
3 Ekim 2014 Cuma
Yapmayan var mı? Koleksiyon diyorum yapmayan azdır. Misket biriktiren çocuklar olurdu mahallede. Pul koleksiyonları arada espri konusu olsa da en asillerinden değil mi koleksiyonların? Ben 'peçete koleksiyonu kızları' kuşağındanım. Çok kıymetli idi. Zira renkli peçetelerin ilk günleri idi. Hele bir de zor bela; nasıl olduğunu da pek anlayamadan, yurt dışından gelen renkleri sanki ilk defa tanıyorcasına gözlerimizi alan peçeteleri hatırlar mısınız? Ah bir de simlileri olurdu mesela. Ya beyaz peçetelere keçeli kalem ile sanat yapma çalışmalarımıza ne demeli? İçimizde çok yetenekliler yok değildi; ama benim gibi resme yeteneksizseniz ortaya çıkanlar komedi idi. Ama yinede de onlar da güzide koleksiyonumuzda 2. sırada durulardı. Zira ilk sıra daima yurt dışı peçeteleri alırdı. en altta da herkeste olduğu için rağbet görmeyen zavallı peçeteler. Bir de mekanların peçeteleri vardı tabii. Gittiğimiz yerlerden bir tane de en yakın arkadaşımızın koleksiyonuna alır ve gidemediklerimize de giden olursa rica ederdik peçete getirsin diye. 'Mekan peçeteleri' kategorisinde bir numaram o zamanın Ankara'sında Karanfil Sokak'ta yer alan 'Kebabistan' isimli bir lokantanın beyaz üzeri yeşil peçetesi idi. Aslında bir özelliği yoktu ama mekanın adı öyle hoşuma giderdi ki sanıyorum peçeteyi sevmem bundandı.
Çocukluktan kalanlar çoktan başkalarına devredildi. Zaten yeni nesil de pek peçete koleksiyonuna meraklı değil gibi. Ama ben şimdilerde tekrar toplamaya başladım peçeteleri. Bu ara en düşündüğüm 'biriktirmek' eylemi aslında. Sanki biletleri, peçeteleri, bardak altlıklarını anın yaşandığına dair ne varsa biriktirince daha mı sağlam oluyor yaşadıklarımız? Unutmaktan korktuğumuz için mi, gerçekten yaşandığına iyice inanmak için mi, hatırladıkça gülümseyebilmek aynı duygu ile tekrar yoğrulabilmek için mi? Bilmem hangisi ve belki de hepsi.Belki zamanla bulurum nedenini.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)